Büyümüşlüğümün son demlerinde ağustos sıcağına hayıflanırken , uzun saçlarında uçarcasına sallanacağımı bilmeden düştüm yollara. Doğduğum şehir kokuyordun sen. Koşar adımlarla kaçtığım için toyluğumdan, nefes nefeseydim yanında... Aslında çok uzaklara gidecektim ben. Bırakmadın...
Beni tutuşlarının gücünde uçurdum uçurtmalarımı. Geceleri duyduğum seslerden korkup kaçtığım yerdi sesin. Düşmeye meylettiğim yerlerde sen vardın avuçların açılmış semaya..
Babamın kokusu, babamın sesi, babamın geceleri üzerimi örtüşü, babamın işten geldiği andaki yorgunluğu, babamın bana bakışı, babamın beni herkeslerden koruma güdüsü ve aslında babam vardı sende.. Sende uyuklamalarımın, sende bulduğum huzurun mayası budur belki de..
Dört mevsim önce birlikte mumları üfleyeceğimize sen asker ocağında ben dağların başında söz verdik. Olmadı. Sözümüzü bize tutturmadılar...
Yüreğimin bam telindeki notalardan çalıyorum gözyaşımdaki "lâ" sesini..
Ama yine de aralığın son demlerindeki karanlığı çalan lambanın şavkına şükürler olsun.
Kırılmış söğüt dallarımdan sesleniyorum sana avazım çıktığı kadar.
"İYİ Kİ VARSIN"
Dünyama geldiğin günün, günümüz kutlu olsun.
Nice birlikte senelere!
24 Aralık 2012 Pazartesi
10 Kasım 2012 Cumartesi
Ay Hapsi
Sarı sonbahara uyandım birbirini takip eden ve esas duruşa geçen sayıları doğuran bu sabah. Bir fırtına tuttu beni sonrasında.. Sancılarımla besteledim yanık türkülerimi... Ben yaktım ucundan notaları, gözlerim çaldı bedenimi saran tellerin konuşturduğu bağlamayı.. Dile geldik bugün yanan canımla.
Bir değişiklik yapıp pembe duvarımda sallanan Eyfel Kulemin solundaki mezarlık manzaralı balkonuma çıktım bugün. Volta attım üç adımlık mekanda. Derin derin nefesler aldım sonra buğusundan küçük beyaz bulutlar doğurduğum..Mehtaba karşı Türk Kahvemi de yudumladım telvesinden geleceğimi yorumladığım, dlieklerimin ucuna ip bağlayıp fincanımın en derinine salladığım..
Odamın her köşesini arşınlayıp, her açıyla diz çöktüm kesilmeyen elektriğin aydınlattığı televizyonumun önünde..
Ağustosun en altısında kanaviçe işler gibi ince ince işlediğim soyadım, boğaz turları atarken yoldaşlarıyla, ben ise mutfak pencereme koştum bir hışımla. Yaprakların hışırtısını dinledim bir değişiklik yaparak. Yağmurun senfonisine kulak verdim sonra. Ayaktaydım lakin yorulmadım.. Sadece yalnızdım oysa ki..
Susturdum sonra doğayı tüm sarışın ve uzun tırnaklı hemşirelere inat. Avaz avaz sustum ben de. Öyle susuşlarım oldu ki bu gece; kalabalığın arasında seyahat eden yanık kahkahalara karışıverdim gizlice..
Uzaklardan yakaladım, limon kokulu bir bulaşık deterjanıyla boyanmış baloncukları.. Avuçlarımda duruyor hala..
Nefes nefeseyim. Can acılarımı hüzünlerime karıştırarak potpori yaptım tüm İstiklal'de avare avare gezinebilen insancıklara.. Canları sıkıldıkça şöyle bir tur atıp bir de deniz havasını da heybelerine ekleyip hala iflah olamayan insancıklara.. Her hafta sonu gürültüler büyütüp batıya migren olan insancıklara işte..
Üç odalı ülkemde Kasım'daki yasımı tutuyorum halbuki ben..
Artık güneşi geç batırmak istiyorum ve de ben...
Bir değişiklik yapıp pembe duvarımda sallanan Eyfel Kulemin solundaki mezarlık manzaralı balkonuma çıktım bugün. Volta attım üç adımlık mekanda. Derin derin nefesler aldım sonra buğusundan küçük beyaz bulutlar doğurduğum..Mehtaba karşı Türk Kahvemi de yudumladım telvesinden geleceğimi yorumladığım, dlieklerimin ucuna ip bağlayıp fincanımın en derinine salladığım..
Odamın her köşesini arşınlayıp, her açıyla diz çöktüm kesilmeyen elektriğin aydınlattığı televizyonumun önünde..
Ağustosun en altısında kanaviçe işler gibi ince ince işlediğim soyadım, boğaz turları atarken yoldaşlarıyla, ben ise mutfak pencereme koştum bir hışımla. Yaprakların hışırtısını dinledim bir değişiklik yaparak. Yağmurun senfonisine kulak verdim sonra. Ayaktaydım lakin yorulmadım.. Sadece yalnızdım oysa ki..
Susturdum sonra doğayı tüm sarışın ve uzun tırnaklı hemşirelere inat. Avaz avaz sustum ben de. Öyle susuşlarım oldu ki bu gece; kalabalığın arasında seyahat eden yanık kahkahalara karışıverdim gizlice..
Uzaklardan yakaladım, limon kokulu bir bulaşık deterjanıyla boyanmış baloncukları.. Avuçlarımda duruyor hala..
Nefes nefeseyim. Can acılarımı hüzünlerime karıştırarak potpori yaptım tüm İstiklal'de avare avare gezinebilen insancıklara.. Canları sıkıldıkça şöyle bir tur atıp bir de deniz havasını da heybelerine ekleyip hala iflah olamayan insancıklara.. Her hafta sonu gürültüler büyütüp batıya migren olan insancıklara işte..
Üç odalı ülkemde Kasım'daki yasımı tutuyorum halbuki ben..
Artık güneşi geç batırmak istiyorum ve de ben...
9 Kasım 2012 Cuma
Sim
Karanlığı mesken bellediğim ; kışa
asker selamı çakan beli bükük bahar günlerinde; ayağıma sardığım sarı simli patiklerle
ısınmanın acı tatlı hüznünü yaşamaktayım. Hangi buruşmuş, yıllara analık etmiş
ellerin, günlerce yorulmadan dokuduğunu
bilmesem de, o kınalı ellerin ait olduğu
simaları tanımasam da şükrediyorum
heybetli bir çınarın gölgesine meylettiğim odamın sağ köşesinde..
Karıncaların kıvrımlarına hayretliğimden midir bilinmez günlerdir aynı sabır ve sükunetle rakamları öğretiyorum çok aylıklarıma. İlk göz ağrılarımla kan bağlarının kuvvetliliğinden, yabancılık çekmiyorum hiçbirinin yüzüne.. Ellerimle doyuruyorum karınlarını, ellerimle temizliyorum burunlarından dudaklarına doğru süzülenleri.. Sarıp sarmalıyorum her birini. Kalp atışlarını dinliyorum onlara dokunduğumda. Fırtınanın dalgalara çarpışı gibi ivmeli oysa..
Dağlarına bir türlü alışamadığım şu diyarlarda çocuklara saklıyorum tüm anaç duygularımı. Islak kalemlerine dokunduğum o anda iğrenmediğimi hissettiğimde, düğümleri çözmekle uğraşıyor ses tellerim. Boğuk, donuk ve titrek vızıldıyorum sonrasında..
Çöp kovasını iki yanından tutmuş okulun arkasında açılmış kuyuya dökmek üzere yol almış ikizlere ilişiyor gözüm . Savaş’ın ve Barış’ın aslında ne olduğunu o an anlıyorum.. İkisinin de tek amacı döküvermek birikenleri..
Ne tuhaf… Belki de seksenlerin son demlerinde baş gösteriyordu böyle yokluklar..
İlk kez güneşin ülkemin doğusuna gülümsemesinden midir yaşanılan bu derin karanlık bilinmez ama sıcak günlerde kalın parkalarına gizleniyor elleri kara ve büyük adamlar. Başlarındaki çembere sıkıştırıyor eşmelerin pınarlarındaki kırmızı yanaklı kadınlar şişi inmiş karınlarına sığdırdıkları yeni dünyaları..
Dağ havasını ilk kez solumamın, baba ocağımdan ayrılmamın üzerinden bir koca yıl geçirdim. Özünde dört mevsim barındıran ülkemin sadece birisiyle idare eden insanlarla tanışmamın sene-i devriyesi..
Yüzüksüz arşınladığım kalelerin başındaki yollarda gariptir ki sol parmağıma işlediğim yeni soy adımla adımlıyorum aynı çıkmazları… Yalnızlığımı elimden alan adama şükrederek adımlıyorum o yolları..
Karadeniz’imin yeşillerini biriktirdiğim ruhumdan çalıyorum
ömrümü.. Hayallerimin sığlarında
boğuluyorum farkında olmadan. Bu kadar imkansızında uçarcasına sallanacağımı
düşlememiştim oysa ki.. Karıncaların kıvrımlarına hayretliğimden midir bilinmez günlerdir aynı sabır ve sükunetle rakamları öğretiyorum çok aylıklarıma. İlk göz ağrılarımla kan bağlarının kuvvetliliğinden, yabancılık çekmiyorum hiçbirinin yüzüne.. Ellerimle doyuruyorum karınlarını, ellerimle temizliyorum burunlarından dudaklarına doğru süzülenleri.. Sarıp sarmalıyorum her birini. Kalp atışlarını dinliyorum onlara dokunduğumda. Fırtınanın dalgalara çarpışı gibi ivmeli oysa..
Dağlarına bir türlü alışamadığım şu diyarlarda çocuklara saklıyorum tüm anaç duygularımı. Islak kalemlerine dokunduğum o anda iğrenmediğimi hissettiğimde, düğümleri çözmekle uğraşıyor ses tellerim. Boğuk, donuk ve titrek vızıldıyorum sonrasında..
Çöp kovasını iki yanından tutmuş okulun arkasında açılmış kuyuya dökmek üzere yol almış ikizlere ilişiyor gözüm . Savaş’ın ve Barış’ın aslında ne olduğunu o an anlıyorum.. İkisinin de tek amacı döküvermek birikenleri..
Ne tuhaf… Belki de seksenlerin son demlerinde baş gösteriyordu böyle yokluklar..
İlk kez güneşin ülkemin doğusuna gülümsemesinden midir yaşanılan bu derin karanlık bilinmez ama sıcak günlerde kalın parkalarına gizleniyor elleri kara ve büyük adamlar. Başlarındaki çembere sıkıştırıyor eşmelerin pınarlarındaki kırmızı yanaklı kadınlar şişi inmiş karınlarına sığdırdıkları yeni dünyaları..
Dağ havasını ilk kez solumamın, baba ocağımdan ayrılmamın üzerinden bir koca yıl geçirdim. Özünde dört mevsim barındıran ülkemin sadece birisiyle idare eden insanlarla tanışmamın sene-i devriyesi..
Yüzüksüz arşınladığım kalelerin başındaki yollarda gariptir ki sol parmağıma işlediğim yeni soy adımla adımlıyorum aynı çıkmazları… Yalnızlığımı elimden alan adama şükrederek adımlıyorum o yolları..
Yağ satıp da yanına balını iliştiren çocuklarla kaçan tavşanların onları kovalayan tazıların peşlerine düşüşlerim belki de bu yüzden.. Zürafaların aşkına fillerin düştüğü şaşkınlıkla yumuyorum gözlerimi bir sonraki sabaha..
Biliyorum bir gün postacı gelecek. Ve bana selam verecek.. Sonrasında elimdeki valizime sıkıştırıp iki koca dili ve uçurumun ayırdığı diyarları alıp başımı gideceğim ait olduğum yere.. Aklımı bırakıp yol alacağım bir asır ötesine.. Geçmişlerden geleceğe uçacağım adıma ayrılmış koltukta hem de..
4 Nisan 2012 Çarşamba
Atabarı
Bugün güneşe yakalandım saklandığım yerden . Tüm gücümle koştum ama sobeleyip vuramadım avuçlarımı okulumun duvarlarına..
Nisanın yirmi üçlerine hitaben çocuklarımla, bahçesinde narların olduğu, ayvasında en güzel bağların olduğu diyarlardaymışçasına halaylar çekiyoruz. Güneşin sarısını görebilip sıcaklığını hissedemese de çocuklarım en güzel tebessümleriyle çıkarıyorlar ıceplerine gizledikleri bayrakları.. Öpüp alınlarına dokunduruyorlar usulca. Gözlerim gün aydınlığıyla en taşkın nehirlere inat salıverse de tüm sularını yer yüzüne doğru elleri koyun kokan toprak yüzlü bereketli çocuklarım siliveriyorlar yanaklarıma süzülenlerimi..
Kol kola giren çocuklarımın gülüşlerine saklıyorum özlediğim gülüşleri..
Atabarında halaylar çeken, çift jandarmada salına salına dans eden, Artvin'e her oynayışlarında selam gönderen çocuklarımın heyecanına saklıyorum vuslat anımdaki bedenimi sarsacak kalp atışlarımı..
Bir gün çıkıp geleceğim uzak yollardan Akdeniz'in tuzlu sularına doğru..
Bir gün özlediğim gözlere karşıdan bakabileceğim..
Biliyorum bir gün sımsıkı sarılabileceğim sevdiklerime..
Ve o gün çocuklarımdan ayrılacağım..
Kavuşmalar ayrılıklardan doğsa da koca bir hayat getireceğim çocuklarımdan topladığım papatyalarımın sarısıyla..
Nisanın yirmi üçlerine hitaben çocuklarımla, bahçesinde narların olduğu, ayvasında en güzel bağların olduğu diyarlardaymışçasına halaylar çekiyoruz. Güneşin sarısını görebilip sıcaklığını hissedemese de çocuklarım en güzel tebessümleriyle çıkarıyorlar ıceplerine gizledikleri bayrakları.. Öpüp alınlarına dokunduruyorlar usulca. Gözlerim gün aydınlığıyla en taşkın nehirlere inat salıverse de tüm sularını yer yüzüne doğru elleri koyun kokan toprak yüzlü bereketli çocuklarım siliveriyorlar yanaklarıma süzülenlerimi..
Kol kola giren çocuklarımın gülüşlerine saklıyorum özlediğim gülüşleri..
Atabarında halaylar çeken, çift jandarmada salına salına dans eden, Artvin'e her oynayışlarında selam gönderen çocuklarımın heyecanına saklıyorum vuslat anımdaki bedenimi sarsacak kalp atışlarımı..
Bir gün çıkıp geleceğim uzak yollardan Akdeniz'in tuzlu sularına doğru..
Bir gün özlediğim gözlere karşıdan bakabileceğim..
Biliyorum bir gün sımsıkı sarılabileceğim sevdiklerime..
Ve o gün çocuklarımdan ayrılacağım..
Kavuşmalar ayrılıklardan doğsa da koca bir hayat getireceğim çocuklarımdan topladığım papatyalarımın sarısıyla..
24 Şubat 2012 Cuma
Asla!
Koyun koksalar da , bir evin on küsürüncü çocuğu olsalar da, ülkemin en kalabalık ilinin Van olduğunu sanıp Van Denizini görenler göl nedir bilemese de, hayallerindeki evin maketini yaparken balkonlu ve en yüksek kata kendilerini oturtsalar da, hapse düşen babalarına iftira atıldığına da inansalar, her gün izledikleri haberleri anlatırken tek ilgilerini çeken terör olayları olsa da, kurtların saldırısına uğrayıp kolları kırılsa da evlatlarımın;
biliniz ki tüm karanlıklara rağmen sol yanlarında yumrukları kadarını taşıyorlar ve çocuk kalplerinde en sıcak güneşi doğuruyorlar öğretmenlerin avuçlarına..
Ve evet;
Çocuklarım olmadan asla!
10 Şubat 2012 Cuma
Kardelenler
Soğuk ve sınıf perdelerinin rüzgardan sallandığı sınıfımın sıralarına koca yürekli minik dört kızımla oturmuş hikayeler yazmaktayız. Hayallerimizi damla damla mazimizden çalıp beyaz kağıtlara dökmekteyiz "Şu bat"an güneşin karanlıklarında. Elektriksiz geçen bu öğle vaktinde okulun sol tarafındaki mezarlığa gömerken köylüler yaşlı bir nineyi, biz ise içine meyve suyu sıkıştırılmış ayıcıkları yiyoruz afiyetle. Esmer kızım sağ tarafımda ; iyi yürekli Ezgi annenin Kuzey'inden kopan şekerlemeleri ve çikolataları sevinçten dolan gözlriyle yudumlarken dudaklarıma bırakıveriyor en beğendiklerini ve yemeye kıyamadıklarını.
Zeybeklerin sarısına boyarken yüreklerini, göz pınarlarından dökülüvermekte beyaza bulanmış incileri. Süzülürken elma yanaklara inciler kristalleşmekte an be an.. Ben ise özlemekteyim kızlarımla. Sıcaklığı, denizi, gidilmemiş ormanları, büyük büyük şehirleri, umutları, apartmanları, keman seslerini özlemekteyiz sarılarak birbirimize. Üşümüş ellerimizle sıkı sıkı tutarak saç tellerimizi hayaller kurmaktayız 5-B sınıfının pencere kenarındaki yanmayan kaloriferin dibinde.
Biz bir hayat inşa ediyoruz bugün pınarların donan yerlerinden ayaklarımız kayarak. Düşüyoruz ve her düşüşümüzde yeniden düşlüyoruz açık maviye bulanmış gökyüzünü. Salıncaklar kuruyoruz buz tutan ağaçların dallarında. Kuşlar ne zamandır uğramıyor cam kenarlarımıza ya; biz selam gönderiyoruz dağlarından yamaçlarından yankılanan sesimizle.
Kış gitmek bilmiyor ve biz uzunca bir süredir üşüyoruz. Soğuklar çocuklarımı yakınlaştırdıkça bana tüm isyan bayraklarımı boyuyorum beyaza. Geri çekiliyorum savaş verdiğim şansımın karalarından. Bu kez denizden geçeceğim taarruza, yanı başımda elleri kalem tutan kardelen kızlarımla.
Karanlık sınıfımda öğrenirken kızlarım Edison’u ve şaşırırlarken Einstein’in özgeçmişine; açıveriyorlar çiçeklerini tüm beyazlığın gölgesine doğru.
Kızlarım büyüyorlar. Ben ise şahlanıyorum gururdan.
Güzel günler göreceğiz. Ve motorları mavilere süreceğiz. Tüm çocuklarımla denizin en berrak yerine balıklama dalıp, dipten çıkaracağız istiridye kabuklarını. Taç yapacağız kumların sıcağından. Ve biz kazanacağız bu savaşı tüm yoksulluğumuza inat..
Savaşın bizi karlı dağlara götürdüğü günde de gölgesine sığınacağız ay yıldızımızın...
Zeybeklerin sarısına boyarken yüreklerini, göz pınarlarından dökülüvermekte beyaza bulanmış incileri. Süzülürken elma yanaklara inciler kristalleşmekte an be an.. Ben ise özlemekteyim kızlarımla. Sıcaklığı, denizi, gidilmemiş ormanları, büyük büyük şehirleri, umutları, apartmanları, keman seslerini özlemekteyiz sarılarak birbirimize. Üşümüş ellerimizle sıkı sıkı tutarak saç tellerimizi hayaller kurmaktayız 5-B sınıfının pencere kenarındaki yanmayan kaloriferin dibinde.
Biz bir hayat inşa ediyoruz bugün pınarların donan yerlerinden ayaklarımız kayarak. Düşüyoruz ve her düşüşümüzde yeniden düşlüyoruz açık maviye bulanmış gökyüzünü. Salıncaklar kuruyoruz buz tutan ağaçların dallarında. Kuşlar ne zamandır uğramıyor cam kenarlarımıza ya; biz selam gönderiyoruz dağlarından yamaçlarından yankılanan sesimizle.
Kış gitmek bilmiyor ve biz uzunca bir süredir üşüyoruz. Soğuklar çocuklarımı yakınlaştırdıkça bana tüm isyan bayraklarımı boyuyorum beyaza. Geri çekiliyorum savaş verdiğim şansımın karalarından. Bu kez denizden geçeceğim taarruza, yanı başımda elleri kalem tutan kardelen kızlarımla.
Karanlık sınıfımda öğrenirken kızlarım Edison’u ve şaşırırlarken Einstein’in özgeçmişine; açıveriyorlar çiçeklerini tüm beyazlığın gölgesine doğru.
Kızlarım büyüyorlar. Ben ise şahlanıyorum gururdan.
Güzel günler göreceğiz. Ve motorları mavilere süreceğiz. Tüm çocuklarımla denizin en berrak yerine balıklama dalıp, dipten çıkaracağız istiridye kabuklarını. Taç yapacağız kumların sıcağından. Ve biz kazanacağız bu savaşı tüm yoksulluğumuza inat..
Savaşın bizi karlı dağlara götürdüğü günde de gölgesine sığınacağız ay yıldızımızın...
11 Ocak 2012 Çarşamba
Odam Ateş Denizi
Yalnız gecelerimden birinde bu kez üşümüyorum . Yanıyorum. Odamı sarımtrak ateşler sarıyor bu gece. Sararıyorum hem ateşten hem korkudan. Öyle bir yangında yüzmekteyim ki vurgun yiyorum ışığa doğru kulaç attıkça. Öksürüklere dalıyorum balıklama, en güzel taşları çıkarıyorum dipten yetmiyor, bir de boy veriyorum beni sahilde bekleyen aileme sonra stilimi değiştiriyorum, kurbağalama yüzüyorum zamana inat. Onun hızında ilerliyorum ateşin dalgasında.Kıyıya varamadan boğuluyorum, özlediğim tarih kokan ışıltılı boğazda. Doğduğum diyarlar, sol elinde şemsiye tutan oyalı mendiliyle yüzünü örten bir kadının attığı voltalarda düğümlenerek geçiyor gözümün önünden. Üsküdar kokuyor kirpiklerimin altındaki ıslaklık. Bir vapurun köpük saçarak aştığı maviliklerde uçuşan martıların kemirdiği susamlar kokuyor saç tellerim sanki.Rüyalarla savaşırken sen, acımasızca ve de korkusuzca sanal alemlerde sörf yaparken alabora oluveriyor birden nefretler savurduğun şansın.Yılmıyorum senin adına.Şahsına münhasır kağıtlardan gemiler yapıp saldıkça tek takıldığım odamın sularına, tebessüm ediyorlar sanki çatısı akan duvarımda bana..
Geceler erkenden bastırınca kalelerin başına, kaptırıveriyorum tek nefes koşarak aldığım ve ebelenmeden kaçarak kurtardığım mendilleri. Yeniliyorum masum bir oyunda tüm çocuklara. Görmezden geldiğin, karalarını akıttığın çocuklarıma yeniliyorum. Rengarenk balonlarıma akıtıp nefesimi, usulca salıveriyorum dağları bombalayan helikopterin gezindiği semalara. Avuçlarımdan göğe doğru düşerken balonlar, hırçın bir kuşa yem oluyorlar birden. Bense nemli gözlerimle seçmeye çalışıyorum adının yazdığı pamuklardan dikilmiş bulutları.
Göremiyorum. Yeşile bürünmüş kutudan çıkarıp orta boylu tıknaz mumu mor çakmakla yakmaya çalışırken alevlerin parladığını görüyorum..
Hem yanıyor, hem ağlıyorum. Lakin korkmayasın sakın, gözlerime bir zeval vermiyorum..
Karmaşık,uzun ve dolambaçlı cümlelerimde gezdirirken aşkımı farkediyorum ki özlemim dilimde çadır kurmuş süslemekte tüm kelamlarımı...
Vakit tamam. Bir gün daha eksilirken aşk takvimimden ben usulca pembe kalplerle donatılmış yatağıma doğru yol alayım..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





